Seçme Köşe Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seçme Köşe Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Memleketime çoktan faşizm gelmiştir – Sarphan Uzunoğlu/jiyan

Gecenin bir saatinde gelen bir haber bazen insanın kalbini sıkıştıracak denli canını sıkabiliyor. Sokaklarına çıktığınız kente, yaşadığınız ülkeye öfkeniz, sizi bambaşka biri yapabiliyor. Bugün öfkeliyim. Örneğin, doğup büyüdüğüm ilçeye öfkeliyim ben. Bursa’nın Yenişehir ilçesine…
Evrensel’in haberine dönelim:

“Bursa Yenişehir ilçesinde Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun çalışmasının hız kazanmasıyla birlikte Blok bileşenlerinin işyerlerine ve araçlarına yönelik saldırılarda bulunuldu…
Dün gece Emek partisi üyelerine ait olan kıraathaneyi açmak için işyerine gelen Hayrullah Kaplan kıraathanenin camlarına ve duvarlarına üç hilal ve MHP yazıları yazıldığını söyledi… 16 UU 305 plakalı aracını evinin önüne park eden Mahmut Altay adlı Kürt vatandaşın aracı gece kundaklanarak yakıldı.”
....
Devamını okumak için  memleketime çoktan faşizm gelmiştir-sarphan uzunoğlu

"Ailece İnternet Keyfi" Yaşamak İstemeyenlerin İstiklal Yolculuğu

Pekâlâ, pek çoğu İstanbul'un baharı yaşatan ilk gününde boğaz kenarında oturup güneşin ve güzel havanın keyfini çıkartmaktansa, belki de haklarını aramak veya facebook "özgürlükleri" ellerinden alınmasın diye ilk kez bir yürüyüşe katıldılar.

"İnternetime Dokunma" yürüyüşü tartışmaları da beraberinde getirdi. Yürüyüşü "Ergenekon tezgahı" olarak değerlendirenler de oldu, "apolitik burjuva hareketi" olarak da... Ancak, ne olursa olsun medyanın bir kısmını, eylemi "görmeyecek" kadar tedirgin eden büyük bir kalabalık "sansüre hayır" dedi.
Pazar günü belki Türkiye'de bir ilk gerçekleşti ve onbinlerce insan, ortak bir ideolojinin parçası olmadan, partiler ve ideolojiler üstü bir birliktelikle hep bir ağızdan "sansüre hayır" dedi.
Eylemin bir önemli noktası da, genellikle "apolitik" olarak değerlendirilen kesimlerin belki ilk kez kendini toplumsal bir hareket içinde bulmasıydı. İstiklal Caddesi'nde gerçekleştirilen "eylemceler"in bugüne kadarki en geniş katılımlısı olan "İnternetime Dokunma" yürüyüşünde yer alan ve bianet'e açıklama yapan çok sayıda katılımcı, daha önce hiçbir eyleme katılmadığını, bunun ilk olduğunu, ancak bu gidişle sokaklarda, meydanlarda daha çok yer almaya başlayacaklarını vurguladılar.

Beğenmeyebilirsiniz ama...

Toplumun orta-üst gelir grubunu oluşturan ve siyasi reflekslerden uzak kesimin yürüyüşteki ağırlığı yadsınamaz. Ancak bu durumun eylemin itibarsızlaştırılmasına yol açmaması gerekir.
Evet, belki orada yer alan insanların pek çoğu bu ülkede işkenceye, faili meçhullere, köy boşaltmalara, basın üzerindeki baskılara ve daha pek çok haksızlık ve zulme karşı sessiz kalmış olabilir.
Ancak bu durum, onların kendi hakları için, internetleri için, ses çıkarmalarının önünde engel teşkil etmez.
Üstüne üstlük her ne kadar sosyal iletişim ağlarında "metrekareye bilmem kaç iphone düşen eylem" olarak dalga geçilse de, en azından "iphone'luların" da yaratıcı pankartlara, insanı gülümseten sloganlara imza atabildiğini görmüş olduk.

Bu eylemler Cumhuriyet mitingi değil

Her ne kadar iktidar kanadı, "filtreleme sistemini isteyenler kullanacak, onun dışındakiler için bir değişiklik olamayacak" dese de, buna inanmayan onbinlerce insanın sokağa çıkmasını ve internet özgürlüğü önündeki mevcut tehdide karşı ses çıkarmasını "sanal ulusalcılık" veya "ikiyüzlülük" olarak değerlendirenler keşke Pazar günü o küçümsedikleri "apolitik" ve "siyaseten cahil" gençlerle en azından gözlem yapmak için yürüselerdi.
Eğer gözlem yapma şansları olsaydı, eminim ki böyle düşünmeyeceklerdi. Evet, belki siyaseten sağlıklı bir temel üstünde değillerdi, belki neye karşı çıktıklarını, neyi desteklediklerini bilmiyorlardı, belki youtube'u AKP'nin kapattığını bile zannedenler vardı aralarında.
Ancak belki de gençler, katıldıkları bu eylemle aslında eylemliliğin çok da kötü bir şey olmadığını görmüş oldular. 12 Eylül mahsulü olan gençler, her türlü toplumsal hareketten, muhalefetten, hak arama girişiminden, önce aileleri sonra eğitim sistemi tarafından uzak tutulduktan sonra belki de ilk kez, "eylemce" dahilinde olsa bile, seslerini yükseltmenin keyfini yaşadılar.
Onbinlerce kişi, birbirinden yaratıcı sloganlarla, şarkılarla, davullarla, döviz ve pankartlarla, "sansüre hayır" derken, bu gençlere muhalif olma hakkını çok gören ve bu eylemleri "Cumhuriyet mitingleri" ile karıştıranlara cevap Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi 21 yaşındaki Melis Akyol'dan gelsin: "Ben sadece son özgür alan olan internete herhangi bir şekilde müdahale edilmesine karşıyım. Sadece kendi takip ettiğim sitelere değil, şeriatçı sitelere de engelleme getirilse buna da karşı çıkarım. İnternette 'o olsun, bu olmasın' demek internetin mantığına aykırı."
Kaynak: Bianet / Ekin KARACA

8 Mayıs 2011 Pazar

Dayê Rojek Tê (Anne Bir Gün gelecek) – Bekir Avcı

Tüm annelerin Anneler Günü kutlu olsun,ama CUMARTESİ ANNELERİNİN'ki defalarca kutlu olsun.




Anneler ve çocukları masumdur, savaş ve ölüm öyle olmasa da. Ben bugünü barış için çırpınan, yakaran ve yerlerde sürüklenen annelere adıyorum. Onlara da çocukları gibi sesleniyorum:”Daye rojek tê!”



Ez heyran lê lê ez qurban dayê, rojek tê. Bê xem, bê şer, welat azad rojek tê. Rojek ronahî, rojek bi şahî rojek tê. Bê xem, bê şer, welat azad rojek tê.

(Canım annem, kurbanın olayım anne, bir gün gelecek. Gamsız, savaşsız, özgür vatan bir gün gelecek. Aydınlık bir gün, mutlu bir gün gelecek. Gamsız, savaşsız, özgür vatan bir gün gelecek.)

Şarkıda böyle sesleniyor çocuk annesine, “bir gün gelecek” diyor. “Savaşsız, özgür bir vatan bir gün gelecek.”
Bugün anneler günüymüş. Çocuklarının, “ bir gün gelecek,” şiarına kucak açmış binlerce annenin gözü yaşlı günü. Barış için kurdukları çadırlara bombalar yağan, beyaz leçekleri kana bulanan, yüzlerindeki çizgilerden sadece acı okunan, çocuğuna hasret annelerin günü.

Sahi bugün onların günü mü?

Çocuklarının sesi yerine devletin savaş çığlıklarını duyan, onların kokusu yerine hükümetin ağız kokusunu çeken, kucağında çocuklarını değil de gaz bombalarını taşıyan annelerin günü mü bugün?

Bugün, hayatı yukarıdaki şarkının sözleri gibi paranteze alınmış, yaşamı yaktığı ağıtlara dönmüş binlerce annenin günüdür. Bugün, günleri hesaplamaktan bitap düşmüş annelerin, sıradan bir ağıt günüdür.

“Bir gün kaç haftadır
Ve bir ay kaç yıl baktın mı?” diye sorar Neruda, günlerin ve ayların hesabını. Çocuklarının “bir gün gelecek,” sözüne sabır ve umutla bel bağlayan annelerin de sorduğu gibi.

Bugün, çocuğunu her kaybeden annenin ağıt günü, kederli ve hüzünlü zamanıdır. Bugün, barışa aç annelerin, onlar üzerinden rant sağlamaya çalışan alçaklara “bir gün bunların hesabını vereceksiniz,” dedikleri gündür. Bugün, annelerin beddualarının katil devletin üzerine çullandığı lanetli bir gündür.

Anneler ve çocukları masumdur, savaş ve ölüm öyle olmasa da. Ben bugünü barış için çırpınan, yakaran ve yerlerde sürüklenen annelere adıyorum. Onlara çocukları gibi sesleniyorum:”Daye rojek tê!”
“İçinde yüzerek hayata akışkanlaştığım rahimde olsam yeniden.
Şimdi beyaz bir gemide..
Seninle..
Yine su olsak.
Yine hafif bir rüzgar…” (şilan)

Kaynak :  jiyan.org

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Riyâkarlar cenneti / Sırrı Süreyya Önder

Meşhur fıkradır. İki kadın oturmuş, evlatlarının ahvalini konuşmaktadırlar. Kadın, gelininden bahsederken başlamış yakınmaya. “Ah o cadıyı hiç sorma! Allah’ın bıçağına gelir inşallah!” demiş. “Onu bize Allah bir hışım, bir bela olarak gönderdi! Bir gün olsun elini sıcaktan soğuğa değdirdiğini görmedim. Ama suç benim sümsük oğlumda, adeta önünde pervane!” diyerek devam etmiş sızlanmasına.


Sıra kızını anlatmaya geldiğinde “Allah damadımdan razı olsun” diye söze başlamış. “Kızımın elini bir gün sıcaktan soğuğa değdirmedi. ‘Hanım sen otur, ben önünde pervane olurum’ diyor da başka bir şey demiyor!” diyerek bitirmiş.

Sağcısından solcusuna, devletlisinden kuluna, iktidarından muhalefetine ‘tutarlı olmak’ bu topraklara men edilmiş sanki.

Muhteşem sefaletimiz
Muhteşem Yüzyıl dizisi üzerine tartışmaları izledim, bir yazıda fikrimi de belirttim. Sinema ve dizi sektöründe çalışmış ve halen çalışan birisi olarak, bu alan üzerine yazı yazmak hep bana sıkıntılı geldi. Övgü ya da yergi fark etmez, diğer meslektaşlarımla haksız olmayan bir zemin üzerinden yürümüş olur diye düşündüm. Çünkü benim yazdığım bir gazete var, onların yok…

Meral Okay, benim ilk projemi gerçekleştirmemde en önemli pay sahiplerinden birisidir. Kendisiyle başka dizi projelerinde de birlikte çalışma şansım oldu.

Bu bir güzelleme yazısı değildir! Meral’le dövüşmelerimiz, gülüşmelerimizden bir hayli fazladır. Bu diziyi de ideolojik olarak istediğimiz kadar tartışabiliriz. Sorun orada değil, sorun bu sektörde Meral Okay’ın, yönetmen Durul ve Yağmur Taylan biraderlerin, yapımcı Timur Savcı’nın ve oyuncular başta olmak üzere tüm ekibin yalnız bırakılmalarıdır.

Ne için?

İktidarın ve egemenlerin gazabına uğramamak için!
Polis kordonunda çekilen dizi!
“Şanlı ceddimiz sütten çıkmış ak kaşıktı” diyenler kapsama alanımın dışındalar.
Onlar halen Süleymaniye Külliyesi’nin yanındaki Hürrem’in mezarına adak adayıp, çaput bağlamaya devam edebilirler. Nasıl olsa mala davara bir zararı yok.
Ülkemizdeki ‘bidat’ rezaletlerinin ne ilkidir ne de sonuncusu olacaktır.
Böyle düşünmeyen, böyle düşünmediğini gösteren üretimler yaptığı ya da yapacağı iddiasında olanlaradır sözüm.

Meral Okay, polis korumasında evine gidip geliyor.
Bu ülkenin en başarılı, çalışkan ve dürüst iki yönetmeni, sete başlamadan önce alınan güvenlik önlemlerini kontrol etmek zorunda kalıyorlar.
Bu proje için 1 yıldan beri bekleyen, başka proje kabul etmeyen oyuncular, işsiz kalma ve can güvenliği endişesiyle çalışmak durumundalar.
Set emekçileri bir yandan işlerini yaparken diğer yandan “taş nereden gelecek?” dikkatiyle evlerine bir parça ekmek götürme derdindeler.

Dünyanın neresinde olursa olsun, adına en zaliminden ‘linç ve sansür’ denecek bir durum karşısında siz ne yapıyorsunuz?
Ben söyleyeyim: Oluşturulan küçük iktidar adacıklarında kendi selametleriyle meşguller.
Ellere var bize yok mu?
Cafer Penahi, İran yönetimi tarafından imha edilmekte! Bir sanatçının iş göremez duruma getirilmesi imhası demektir. Penahi için evrensel bir dayanışma duygusuyla seferber olmak bir boyun borcudur. Ülkemiz sinemacıları da seferber oldular.
İyi güzel de Meral Okay ve arkadaşlarının durumunun öz ve biçim olarak Penahi’den ne farkı var diye sorarlarsa, yüzümüz kızarmadan verecek bir cevap biliyor musunuz?

Tutarlılık meselesinde hepimiz sakatlanmış durumdayız.
Che Guevera söz konusu olduğunda coşup taşan bir yürek, çoğu zaman Kaypakkaya, Deniz, Mahir ve binlerce adsız yiğit söz konusu olduğunda parazit yapmaya başlar.
Tahrir Meydanına methiye düzmek kolaydır ama Diyarbekir için düt demeye dudak ister.
Paris banliyöleri ya da Selanik sokakları hak arayanlarla çınladığında aşka gelenler, ‘Torba Yasa’yla emekçilerin çuvallanmasına kayıtsız kalmaktan hiç sıkılmazlar.

Başka coğrafyalarda olduğu zaman özgürlük mücadelesi olan bize geldiğinde terörist faaliyet oluverir.
Tutarlılık bahsindeki halimiz, fıkradaki kadından çok da farklı değildir.
Sınıf bilinci zorunluluğu
Bu mesleğe başladığımdan beri gözetmeye çalıştığım bir ilke var.
DİSK’e bağlı Sine-Sen üyesiyim ve sendikadan başka hiçbir örgütlenmeye sıcak bakmadım.
Sınıfsal bir manifesto içermeyen örgütlenmelerin, derde deva olacağına inanmam.
Sine-Sen başta olmak üzere bütün emek örgütleri bu saçmalığa kayıtsız kalmayacaklarını en etkili biçimde göstermek durumundadır.

Hele bir yol bu tepkiyi gösterelim, dizinin içeriğini her platformda ve günlerce tartışabiliriz. Üstelik sadece böyle olması durumunda tartışabiliriz.
Kendi günlük kaygılarıyla tepkilerini cılız ve mahcup tutanlar, yarın tepki vermeye bile vakit bulamayabilirler çünkü…

 Sırrı Süreyya Önder

6 Mayıs 2011 Cuma

Her Bıji Atatürk!

Sol yanağına öyle bir tokat yedi ki, kendi etrafında iki kez döndükten sonra kara tahtaya toslayarak yere yığıldı. Yerdeyken çıkardığı sesler iç acıtıcıydı. Beton zeminde ayaklarını karnına çekmiş iki eliyle yüzünü kapatıyordu. Hemen arkasında, sağ elini yumruk yapan öğretmen omuzlarını öne hafifçe eğmiş, çocuğun ayağa kalkmasını bekliyor, ancak istediği olmadığı için yerde debelenmekte olan çocuğa sağ ayağıyla tekmeler atıp hakaretler savuruyordu.


Yüzünü sınıfa dönen öğretmenin gözlerindeki kini ve nefreti hissetmiş, yerimize mıhlanıp kalmıştık. Bütün sınıf kaskatı kesilmiş, korkudan altımıza edecek duruma gelmiştik.
Bu ve buna benzer dayaklara önceki yıllarda da şahit olmuştuk ancak böylesine öfkeli bir öğretmenle karşılaşmamıştık. İstiklal Marşı ve Andımız törenlerinde de çok dayak yemiştik fakat böylesini görmemiştik o güne kadar.
Sınıfı bir sessizlik sarmış, kimse nefes bile almıyordu. Aslında öğretmen dayak attığı Mecid’i defalarca uyarmıştı “Kılınç değil, kılıç!” diye. Ama beşinci uyarıdan sonra da aynı hatayı yapmaya devam etmişti Mecid.

Bizler kentleşmeye yeni başlamış bir şehrin civar köylerinden gelen köylü aile çocuklarıydık.
Evdeki anne-babamız ve diğer kardeşlerimiz gibi Kürtçe konuşurduk. Türkçe bilmez, konuşamazdık. Okula başladığımız günden, ilkokul son sınıfa kadar yemediğimiz dayak, işitmediğimiz azar kalmamıştı. Batı’dan gelen devlet memurlarının çocukları gibi öğretmenin ne dediğini, ne sorduğunu anlamaz, cevap veremezdik. Ya da yalan, yanlış şeyler söyler, geri zekâlı muamelesi görürdük. Her sabah, kışta-kıyamette, derse girmeden önce okuduğumuz “Andımız”daki gibi, ne Türk, ne doğru ne de çalışkandık biz. Aksine, öğretmenlerimizin söylediklerini anlayamayan, kendinden ve ailesinden utanan Kürt, yanlış ve tembel çocuklardık biz.

Kişilik ve bilgi edinmek için gittiğimiz okulun, batılılara kıyasla, en kişiliksiz ve bilgisiz çocuklarıydık. Bunun için de bizi Türkçeden habersiz yetiştiren ailemizden, akrabalarımızdan ve çevremizden nefret etmekle başlamıştık okula. Ve ana dili Türkçe olan Batılılara yaranmak ve yavşamakla geçti ilkokul yıllarımız.
Bizler tam beş sıfır yenik başlamıştık bilgi çağına ve hayata.
Bizler Türkçe bilenler kadar şanslı değildik.
Onlar kadar şarkı-türkü bilmez, onlar kadar okuyamaz his edemezdik.
Çarpım tablosunu ezberleyemez, hiçbir hesabı yapamazdık yaşamımızda.
Hiçbir sınavda onlar kadar iyi notlar alamaz, ailemiz tarafından takdir edilmezdik.
Anne ve babalarımız Türkçe bilmediği için onlardan utanır, veli toplantılarına katılmalarını istemezdik.
Köyde oturan akrabalarımız başka dünyaların insanları gibi gelirdi bize. Onlarla akraba olmayı büyük bir utanç kabullenir, kendimizi aşağılık his ederdik.

Çocukluk dönemimizde esas amacı bizi geliştirmek olan “Eğitim ve öğretim” yıllarımız bizi insanlık yönünden köreltiyor, kişilik yönünden aşağılıyordu.
Ve biz, bizden başka her şey oluyorduk.

Her sabah okuduğumuz antda olduğu gibi Türk, doğru ve çalışkan olmak için elimizden geleni yapıyor, yapamadığımızda da öğretmenlerimiz bizlere yardımcı oluyordu. Tıpkı “kılıç” demek yerine “kılınç” diyen Mecid’e öğretmenin “yardım” etmesi gibi.

Bizler Irkçı-uluslaşma modeli olan Cumhuriyetin yegâne kurbanları olduk. Varlığımızı Türk varlığına armağan ettiler. Ve bize “Ne mutlu Türküm diyene!” dedirttikleri için hayatımız boyunca mutlu olamadık. Çünkü biz Kürt’tük ve mutluluk Türklerindi.

Türkiye Cumhuriyetinde yaşanmış olan bu gerçeklik, mutsuz sağlıksız ve kişiliksiz nesiller yetiştirdi bu güne kadar. Ancak bundan sonra bu ülkede bunun böyle gitmeyeceğini hepimiz çok iyi biliyoruz. İnsan hakları mücadelesine inanan ve bu uğurda elinden geleni ardına koymayanların sayesinde biz artık neyin ne olduğunu biliyor ve haklarımızı yüksek sesle haykırıyoruz.

Yazı: Mehmet Şafi EKİNCİ
Kaynak : http://jiyan.org